Acının Antropolojisi
[…]
Acının gizli anlamı bireyin dünyayla ilişkisini belirginleştiren dolambaçlı yollardan ve anlam belirsizliklerinden geçer.
Freud’un sözünü ettiği somatik zevk, bedeni etkileyen sembolik etkisinin bir sonucudur. İnsan kimi zaman farkında olmadan bol bol acı üretir ve böyle davranmadığı takdirde yaşaması mümkün değildir:
Çocukluk döneminden ya da başka bir dönemden kalma hiç bitmeyen bir borcu ödemek ya da acının geçer akçe olduğu bir ilişkiler sisteminde yerini alabilmek için. Bu durumda acı bireyin bir gerçeklik güvencesi, başkalarına ve kendi yakınlarına verdiği bir içtenlik işaretidir. İstikrarsız ve tehdit altındaki bir yaşamı ipte tutmaya yarayan bir denge çubuğu olur. İnsanı düşmekten kurtarır ve yaşamın beklenmedik olaylarına karşı güçlü bir kalkan oluşturur.
“Acı çekiyorum o halde varım” acılarının gölgelerinden başka bir şey olmayan bu “pain-prone patient"ların sloganı olabilir. Gittikleri hekimlerin tüm çabalarına rağmen asla gerçek anlamda rahatlamaz ya da iyileşmez bu hastalar.
Bedende bir hasarın bulunması ve uygulanan tedaviler sadece bir aradır, çok geçmeden rahatsızlık tekrarlar ya da gerekli acıyı bedenin başka bir yerine taşıyan bir kaza olur. Kimi zaman hiçbir hasar bulunamaz ama bireyin, mutlu bir yaşam sürmesine engel olan bu kronik ya da tekrarlayan ağrılar ya da acılar nedeniyle engellendiği çok açıktır.
Yaşamı bir haç yoluna benzer; ceza ve öbür dünya mutluluğu… Her ikisinin de yaşama zevkinin önündeki engeller olarak gösterilmesiyle bunun, gerçekliği daha güçlü biçimde yansıtan bir imaj olduğunu söylemek mümkündür.
Freud’un sözünü ettiği somatik zevk, bedeni etkileyen sembolik etkisinin bir sonucudur. İnsan kimi zaman farkında olmadan bol bol acı üretir ve böyle davranmadığı takdirde yaşaması mümkün değildir:
Çocukluk döneminden ya da başka bir dönemden kalma hiç bitmeyen bir borcu ödemek ya da acının geçer akçe olduğu bir ilişkiler sisteminde yerini alabilmek için. Bu durumda acı bireyin bir gerçeklik güvencesi, başkalarına ve kendi yakınlarına verdiği bir içtenlik işaretidir. İstikrarsız ve tehdit altındaki bir yaşamı ipte tutmaya yarayan bir denge çubuğu olur. İnsanı düşmekten kurtarır ve yaşamın beklenmedik olaylarına karşı güçlü bir kalkan oluşturur.
“Acı çekiyorum o halde varım” acılarının gölgelerinden başka bir şey olmayan bu “pain-prone patient"ların sloganı olabilir. Gittikleri hekimlerin tüm çabalarına rağmen asla gerçek anlamda rahatlamaz ya da iyileşmez bu hastalar.
Bedende bir hasarın bulunması ve uygulanan tedaviler sadece bir aradır, çok geçmeden rahatsızlık tekrarlar ya da gerekli acıyı bedenin başka bir yerine taşıyan bir kaza olur. Kimi zaman hiçbir hasar bulunamaz ama bireyin, mutlu bir yaşam sürmesine engel olan bu kronik ya da tekrarlayan ağrılar ya da acılar nedeniyle engellendiği çok açıktır.
Yaşamı bir haç yoluna benzer; ceza ve öbür dünya mutluluğu… Her ikisinin de yaşama zevkinin önündeki engeller olarak gösterilmesiyle bunun, gerçekliği daha güçlü biçimde yansıtan bir imaj olduğunu söylemek mümkündür.
[…]
Jean Guillaumin “yaşayan bireyin, çok derin yaşama arzusu içinde (Freud’a belki de), yaşamak için kendi arzusuyla, kendi acısının önüne geçmek gibi birincil bir mazoşizm olduğu söylenebilecek şeyi kendi lehine dönüştürebilme gücünü” gözlemlemiştir. Buna göre acı bedende, yaşamın kötü yanını somutlaştıran bir eğretilemedir.
Kaybolan bir sevgiyi geri getirmenin ya da tekrar özgürlüğe kavuşmayı engelleyen ötekini tutmanın son çaresi olan az ya da çok bilinçli bir suçluluk duygusunu yok eden bir ceza gibi sıradanlaşan acı, çoğu zaman kişisel bir başarısızlık tablosuyla karışır.
Birey, sürekli şanssız olduğunu kabul ettiği bir yaşamın hüzünlü yüzünü gösterir ve bu durumdan kurtulma fırsatını yakalayamamıştır hiç. Ya da sürekli yeniden hastalanmaya karşı doğal bir eğilimi vardır. Şans, çoğu zaman bireyin iradesine boyun eğse de mutsuzluk kurbanlarında en iyi aktörlerini bulur.
Birey, sürekli şanssız olduğunu kabul ettiği bir yaşamın hüzünlü yüzünü gösterir ve bu durumdan kurtulma fırsatını yakalayamamıştır hiç. Ya da sürekli yeniden hastalanmaya karşı doğal bir eğilimi vardır. Şans, çoğu zaman bireyin iradesine boyun eğse de mutsuzluk kurbanlarında en iyi aktörlerini bulur.
G. Engel, bu, acılı, depresyona yatkın, düzenli biçimde kendisine gelip şikâyetlerini anlatan ve hiçbir tedavinin yarar sağlamadığı hastalarıyla ilgili klasikleşmiş bir çalışma gerçekleştirmiştir. Bu insanlar sürekli talihsiz bir yaşam sürerler. Aslında kendi kendilerini zorlukların içine batırmışlardır ya da çevrelerindeki insanların öğütlerine rağmen hiçbir şey yapmamışlardır. Bu insanlar, üzerlerine çöken terslikleri, sıkıntıların koşullarını kendileri yaratırlar ve kurtuluş için gerekli çabaları da gene kendileri yok ederler.
Bu insanlar kendilerini yaralayan, ezen, aşağılayan durumlar içine girerler ya da ilişkilere boyun eğerler ve çevrelerindeki insanları şaşkınlığa düşürerek hiçbir şey öğrenmezler bu deneyimlerden. Bunlar acıların sonuçları değildir çünkü gördük ki yaşamlarının en kötü dönemlerinde sağlıkları yerindedir ve hiçbir acı ya da ağrı çekmezler. Paradoksal bir biçimde eğer işler düzelme yoluna girmişse ya da başarı yakınsa bir sıkıntı, bir rahatsızlık belirtisi gelişmeye başlar.
Bu tür insanların yaşamlarını bir sarkaç hareketi düzenler. Her türlü ağrıdan ve acıdan kurtuldukları anlar koşulların kendilerine hiç uygun olmadığı anlardır.
Aileleri, eşleri ya da meslektaşlarıyla ilişkilerinin bozuk olması ya da peş peşe gelen talihsiz olaylar fiziki acılarını yok eder.
Aileleri, eşleri ya da meslektaşlarıyla ilişkilerinin bozuk olması ya da peş peşe gelen talihsiz olaylar fiziki acılarını yok eder.
Her gün acı içinde yaşayan bu insanlar beklenmedik bir başarıyı ya da zor bir durumun uygun biçimde çözülmesini dramatik bir olay gibi yaşarlar. Bir kaza ya da aniden ortaya çıkan bir hastalık, direnen bir ağrı ya da acı tam zamanında gelip, felaketle yakınlaşmadan kavrayamadıkları kimlik duyguları için korkunç bir tehdit gibi algıladıkları zevkten mahrum eder onları.
Acılı algılamalarının dehşet verici betimlemeleri ve sağlıklı görünümleri arasındaki sapma kimi zaman çok büyüktür. Rahatsızlıklarından şikâyet ederler ama çektikleri sıkıntılara rağmen güçlerinin yerinde olduğu izlenimi uyandırırlar.
Acılı algılamalarının dehşet verici betimlemeleri ve sağlıklı görünümleri arasındaki sapma kimi zaman çok büyüktür. Rahatsızlıklarından şikâyet ederler ama çektikleri sıkıntılara rağmen güçlerinin yerinde olduğu izlenimi uyandırırlar.
Kimileri “acıdan gizli bir zevk duyar adeta, kimileri için ise çektikleri acı işkencedir” diyor G. Engel. Tıbbi güzergâhları incelendiğinde ağrılar, acılar, yaralar, tedaviler görülür, buna karşılık öz yaşam öyküleri başarısızlıklar ve yoksunluklarla doludur. Bu hastalar kimi zaman hekime, daha fazla acı çekebilme umuduyla başvururlar ve bedenleri için daha fazla cerrahi müdahale ve daha zahmetli muayeneler isterler.
Acının yeri öz yaşam öykülerine göre değişebilir.
Yaşanan an eski, iyileşmiş ama anısı insanın içinde kalmış acıları depreştirir.
Yaşanan bir acı başka acıları hatırlatabilir ve bu acıyı kalıcı ve sıkıntı verici bir biçimde şiddetlendirebilir; çevreyle yakınlaşmalar
bazı belirtilerin taklit edilmesi sonucunu doğurabilir.
Joyce Mac Dougall kendisi ve ötekiler arasında bir türlü samimi bir ilişki kuramadığı için “acıları anında kendi acısına dönüştüğünden, başkalarının maddi ya da manevi acılarıyla ilgilenmekten kaçınan” bir hastadan söz eder.
Ben ve öteki arasında bu geçirgenlik tıp fakültelerinde çok sık yaşanan bir olgudur; öğrenciler zaman zaman hocalarının kendilerine patolojik olgular olarak anlattıkları belirtileri hissettiklerini (ya da hissettiklerini sandıklarını) söylerler. Bu tür “etkilenmeler” ayrı zamanda ölümle kesilen çok güçlü duygusal ilişkilerden de kaynaklanabilir.
Sevilen insanın, yaşamının sonunda çektiği acı biçimleriyle yakınlaşma, ilişkinin son anlarının güçlü bir simgesini içselleştirerek (bir yandan da bu kayba bağlı suçluluk duygusunu simgesel olarak üstlenerek) kaybı kabullenmemenin sembolik bir biçimidir. Bu başkasını taklit olayı çoğu zaman acının geçici olarak gerçek kıldığı düşsel bir anatomiyi etkiler. Her şey sanki birey, duygusal olarak önemsediği ötekinin acısının fiziksel belleğine sahipmiş gibi olup biter. Ya da öz yaşam öyküsü içinde kabuk bağlamış ve gerektiğinde yararlanabileceği acı olaylarını yedekte tutar bu insan.
Başka türlü bir acıyı eğretilemek, kopma tehditi altındaki (ya da ölümle kopmuş olan) bir ilişkiyi sürdürmek veya belirtiler karışıncaya kadar ötekine yaklaşmak amacıyla düzenler bunları. Ya da çok sıkıntı veren bir yakının ölümünden sonra nihayet özgürlüğe kavuşmanın cezalandırılmasıdır amaç.
Bedenin bir ekrana dönüşmesi yorum ve açıklama olanağı sağlayacak yerlerde acılar oluşturur. Birey, peşinde olduğu amaçtan habersizdir ama az ya da çok uyuşur bu amaçla.
Ben ve öteki arasında bu geçirgenlik tıp fakültelerinde çok sık yaşanan bir olgudur; öğrenciler zaman zaman hocalarının kendilerine patolojik olgular olarak anlattıkları belirtileri hissettiklerini (ya da hissettiklerini sandıklarını) söylerler. Bu tür “etkilenmeler” ayrı zamanda ölümle kesilen çok güçlü duygusal ilişkilerden de kaynaklanabilir.
Sevilen insanın, yaşamının sonunda çektiği acı biçimleriyle yakınlaşma, ilişkinin son anlarının güçlü bir simgesini içselleştirerek (bir yandan da bu kayba bağlı suçluluk duygusunu simgesel olarak üstlenerek) kaybı kabullenmemenin sembolik bir biçimidir. Bu başkasını taklit olayı çoğu zaman acının geçici olarak gerçek kıldığı düşsel bir anatomiyi etkiler. Her şey sanki birey, duygusal olarak önemsediği ötekinin acısının fiziksel belleğine sahipmiş gibi olup biter. Ya da öz yaşam öyküsü içinde kabuk bağlamış ve gerektiğinde yararlanabileceği acı olaylarını yedekte tutar bu insan.
Başka türlü bir acıyı eğretilemek, kopma tehditi altındaki (ya da ölümle kopmuş olan) bir ilişkiyi sürdürmek veya belirtiler karışıncaya kadar ötekine yaklaşmak amacıyla düzenler bunları. Ya da çok sıkıntı veren bir yakının ölümünden sonra nihayet özgürlüğe kavuşmanın cezalandırılmasıdır amaç.
Bedenin bir ekrana dönüşmesi yorum ve açıklama olanağı sağlayacak yerlerde acılar oluşturur. Birey, peşinde olduğu amaçtan habersizdir ama az ya da çok uyuşur bu amaçla.
Acı özel bir bağlam içinde bireyi, beklenmedik anlarda ortaya çıktıklarında kendisine zarar verebilecek içgüdüsel, otomatik anlamlandırmalara karşı korur, kimlik duygusunun sürdürülmesini sağlayan duygulanımları belirler. Acı haşarı yok etmez ya da haber vermez, bireyi koruma işlevi üstlenmiştir. Bu durumda yaşam sakatlanmıştır hiç kuşkusuz ama daha kötü durumların engellenmesinin bedelidir bu.
Acı sadece bir fedakârlıktır,
yaşamı sürdürmek için kaybetmeye razı olmamız gereken bir şeydir. Bilincinde olmadığımız bir fedakârlık biçimidir.
David Le Breton
Acının Antropolojisi


Yorumlar
Yorum Gönder